Yüzyılın Bilge Yazarı:Cengiz Aytmatov
“Gün Uzar Yüzyıl Olur!”
Ünü ülkesinin sınırlarını aşan ve kitapları bütün dünyada büyük bir beğeniyle okunan Cengiz Aytmatov, doğup büyüdüğü Kırgızistan coğrafyasının kültür damarından ve binlerce yıllık geçmişi olan gelenek ırmağından beslenerek, özgünlüğü, otantikliği, insanı yüreğinden yakalayan olağanüstü/büyüleyici üslup güzelliği, entelektüel birikimi ile yaşadığımız yüzyılın müstesna yazarı sayılmayı fazlasıyla hak etmiş bir isim. Aytmatov’u bütün derinliği, yoğunluğu ile analiz etmek, eserlerini bir münekkit idrakiyle irdelemek; tespit ve teşhis operasyonuna tabi tutmak, yorucu/çileli çalışmalar gerektirir. Biz sadece, bu özgün ve farklı yazarın fikir dünyasına, ana başlıklar altında ışık düşürmeye çalışacağız. Aytmatov en başta, sıra dışı bir yazar. Çünkü o sadece edebiyatçı/romancı değil; aynı zamanda insanlığın gidişatı üzerine kafa yoran; daha erdemli/daha hür/daha kendisi olabilen/daha müdahalesiz bir dünya/hayat alanı arzulayan; insan öznesine yakışmayan dayatmaları onurlu/cesur bir karşı çıkışla sorgulayan; bunun için kaygılanan ve bu uğurda uyarıcı/uyandırıcı eserler üreten bir aydın. AŞKIN LİRİK DESTANI Ön planda, âşkın ve hüznün lirik destanını yazıyor görünse de, onun usta bir sembolizmle bezediği, âdeta şiir cümlesi gibi yoğun bir psikoloji, yoğun bir sosyal gönderme/çağrışım, soyutlama ve telmih yüklü anlatışının arka planını sezebilenler; ondaki insanı ezen siyasî baskılara karşı çıkışı, her zaman insandan yana tavır alışı kolaylıkla görebilir. Aşk ve lirizm Aytmatov’da, insanı derinden yakalamak, düşüncesini sarsmak, bu duygusallık penceresinden ufuk ötesine kanatlanarak; maziye, kök (veya gök)-efsaneye, kültürel kimlik idrakine, “kült” şuuruna uzanmak/ulaşmak için bir vasıtadır. Estetik bir geçiş çizgisi, bir “yol haritası”dır. Aytmatov aşkın yazarıdır belki; fakat onun eserleri, bu zahirî aşkın ötesinde, daha aşkın(transandantal)misyonlar, daha derin mazmunlar/göndermeler, sosyal gerçekler, siyasî karşı çıkışlar ihtiva eder. Aytmatov’un romanlarındaki bu derin damarı, müthiş bir üslup ustalığı ile gizlenen sosyal eleştirileri, sistem sorgulamalarını, derunî bakışı yakalayabilmek için; yetiştiği fizikî ortamı, büyük dalgalanmaların yaşandığı bu coğrafyanın kültürel dokusunu; o toprakların geçirdiği değişim serüvenini/sancısını, millî kimlik erozyonunu; insanın özüne yöneltilen her türlü şiddeti/totaliter rejimin baskılarını çok iyi bilmek, çok iyi tahlil etmek gerekir. Daha açık bir söyleyişle, onun eserlerini, Andre Gide’in “sanat baskıdan doğar” sözü ışığında değerlendirmek gerekir. Çoğu klasik Rus edebiyatında olduğu gibi, yasak ve sansürden/hürriyetsizlikten ötürü ortaya çıkan dolaylı ve sembolik söyleme mecburiyeti, beraberinde edebiyat ustalığını, sanat-yoğun bir üslubu/sembolizmi getirir. Yeri gelmişken, şunu belirtmek gerekir ki, hürriyetlerin zorakî de olsa tanınmasından sonra, Türk dünyasının edebî ürünlerinde, fikrî ve estetik derinlik açısından “düşüş” belirtileri başlamıştır. Bu da, yine Andre Gide’in sanat hakkındaki ikinci tespitiyle alâkalı: “Sanat, hürriyet içinde ölür!” Cengiz Aytmatov, bütün usta yazarlar gibi düz cümlelerle değil, eleştirel ve ironik çağrışımları olan cümlelerle konuşuyor/yazıyor. Adeta insanın ve yaşadığı atmosferin röntgenini çekiyor/tomografisini çıkarıyor. Bu güçlü üslubuyla, tabiata ve hayvanlara bile bir insan karakteri yükler. Onları kişileştirir. Aytmatov, bu yönüyle de, edebiyat dünyasında benzersiz ve tektir. En güçlülerden biri değil, biriciği. Tek olanıdır. Öyle ki, dünya edebiyatının devi sayılan Dostoyevski bile, eğer yaşıyor olsaydı, Aytmatov’un insanı derinden yakalayan büyüleyici üslubu ve insan beynine hükmetmeye çalışan sistemi hicvetme kudreti karşısında hasede düşerdi gibime geliyor. Özellikle, “Gün Uzar Yüzyıl Olur” ya da özgün adı ile “Asra Bedel Gün”, romanın 20. yüzyıldaki tartışmasız zirvesidir. Bu hüküm asla sübjektif ve hissî değil. Bunu, yazarın eserlerini, edebiyatın evrensel kriterleriyle titiz bir şekilde kıyaslayarak söylüyorum. Yazarı, tipleme, somutun olduğu kadar, soyutun da ince duyarlıklarla tasvir ve tahlilini yapma gücü; sağlam-sarsılmaz karakterler oluşturma becerisi, etkileyici, şiirsel üslup güzelliği; insan denen meçhulü entelektüel mercek altında irdeleme/inceleme kudreti; tahlil, tasvir ve psikolojik ruh çözümlemeleri maharetiyle; âdil bir şekilde değerlendirerek, bu hükme varıyorum. MANKURTİZM KAVRAMI Cengiz Aytmatov’un, bir Kırgız efsanesinden esinlenerek dünya edebiyat literatürüne kazandırdığı “mankurt” ve “mankurtizm” kavramı, hemen bütün dillerde aynen kullanılmaktadır. Sistemin baskısı ya da insanın kendi özüne yabancılaşması neticesinde şahsiyetini, millî kimliğini ve sosyal/kültürel hafızasını kaybetmesini; zihnî yönden köleleşmesini çarpıcı bir şekilde izah eden mankurtizm metaforu Beyaz Gemi’de, Gün Uzar Yüzyıl Olur’da, Cengiz Han’a Küsen Bulut’ta, Dişi Kurdun Rüyaları’nda ve diğer romanlarda da yer alır. ![]() Şüphesiz bu kavramı doğuran, o topraklara zalimce hükmeden gücün acımasız siyasî yapısıdır. Efsaneye ve mitolojik unsurlara da romanlarında sıkça yer veren Aytmatov, son romanı Kassandra Damgası’nda bir Yunan efsanesinden yola çıkarak, dizginsiz teknolojiyle, azgın genetik mühendisliğine ağır eleştiriler yöneltiyor. Uzayda, insan embriyonu üzerinde araştırmalar yapan bir bilim adamı aracılığıyla, “kötülükler/karanlıklar yüzyılını” yergili bir dille teşrih masasına yatırıyor. Söz konusu mite/külte göre, bazı embriyonlar (minicik insan taslakları-cenin) yeryüzündeki kötülükleri önceden sezerek, doğmak, bu felâketler dünyasında yaşamak istemez. Bunun belirtisi olarak, annenin alnında bir leke taneciği oluşur. Buna da “Kassandra Damgası” denir. Aytmatov böylece, etik kaygılar taşıyan evrensel bir eleştiriyi, dünyanın ve insanlığın gündemine getiriyor. Eserin kahramanı vasıtasıyla, şu tespitleri yapıyor Aytmatov: “Yeryüzünde silah durmadan artıyor. Her yerde herkes silahlanmak istiyor. Hamile kadınların yüzündeki Kassandra Damgası, yeryüzünde doğan her kişi için en az yüz tane dom dom kurşunu üretildiğinin, şimdiden onların kaderine ölmek ve öldürmek yazıldığının işareti değil mi? Ana rahmindeki Kassandra embriyonları da sessizce bunu haykırmıyor mu?” Böylece, yeni yüzyılın, yeni bin yılın en korkunç yönünü oluşturan “genetik tehlikeye” ve “çağın, insanı tedirgin eden duyarsızlığına” dikkat çekiyor yazar. İnsanın, fizik çevresi, metafiziği ve ruh dünyasıyla hiç bu kadar şiddete maruz kalmadığı vurgulanıyor. İnsanlığın kurtuluşu için çıkış yolları öneriliyor. Aytmatov’un bütün bu özgün ve üstün yönlerini vurgulamakla birlikte, gerek ona, gerekse meslektaşı Takavi Aktanov’a (Aytmatov’un romanlarıyla benzerlikler taşıyan “Boran”ın yazarı) yöneltilen bir eleştiri var. O da, merkezî hükümetin yazarlar için biçtiği, “görünüşte milliyetçi, muhtevada sosyalist” gömleğini giydikleri yolundaki suçlamadır. Ne var ki, bu “tedirgin” ya da “ikili” duruşun arka plânını, siyasî-sosyal gerekçelerini de düşünmek gerekir. UYANIŞ VE DİRİLME Ancak, Aytmatov’un yakın arkadaşı Prof. Dr. Tevfik İsmailov’un da belirttiği gibi, Aytmatov’u dünya çapında şöhret yapan faktörlerin başında, kitaplarını çok büyük bir coğrafyada konuşulan ve dönemin edebî mahfillerinde etki uyandıran Rusça ile yazmış olması gelir. Eğer romanlarını Kırgız Türkçe’siyle yazsaydı, Aytmatov bugünkü kıtalar ötesi şöhretine zor ulaşır, belki de hiç ulaşamazdı. Bir yanı ile sisteme eklemliymiş gibi görünse de, Aytmatov’un hemen bütün romanlarında kimlik arayışının/köklerle tanışma arzusunun, satır aralarına gizlenmiş edebî, estetik mesajını duymak/bulmak pekâlâ mümkündür. Bir yanıyla, olanı anlatır Aytmatov. Cemiyete/ülkeye tutulan ayna gibi, gerçeği yansıtır. Aklı ile realist, kalbi ile romantiktir. Mankurtlaştırmaya karşı çıktığı kadar, kendiliğinden/gönüllü veya şuursuzca mankurtlaşmaya (güdülmeye müsait mizaca, köle statüsünü benimsemeye, iradesizliğe, kısaca sisteme teslim oluşa) da karşı çıkar. Romanının merkezinde Kırgızlar bulunmakla birlikte, genel olarak insanı dirilmeye, uyanmaya, aktif ve cesur olmaya çağırır. Töresine, millî-manevî ruh köküne, geleneğine ve geleceğine, inançlar manzumesine sahip çıkmasını ister. Yazarın, beyazperdeye aktarılan “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde başrol oyuncusu, ulu dağlara karşı öyle bir “Asyaaa!..” diye haykırır ki, âdeta yer yerinden oynar. Sur’a üfürülmüş gibi ses sese ulanır ve sanki Asya semalarında milyonlarca kartal uçuşa geçer. Bu müthiş çığlık, bütün o coğrafyanın/o yaslı diyârın yüreğinden; yüzyıllık, bin yıllık trajik yaşantısından fışkıran diriltici, uyarıcı bir feryâda dönüşür. Mesih’in nefesi, münâdinin müjdesi, Dâvût’un âvâzesi gibi, aşkın/öte bir yankı kuşatır kâinatı. Derinleşir yüreğimizde duyguların mücerret fay hattı. Müthiş bir “kırılma” ve “dirilme” oluşur fikir dünyamızda. “Sosyal/kültürel bir deprem” yaşarız âdeta. Şark’ı sarsan bu derin sayha, Asya isimli kadın kahramanın şahsında, bütün bir “Asya” kıtasına/Avrasya’ya yöneltilen silkinme, “kendine dönme”, “kökleriyle buluşma” ve “onuruyla var olma” çağrısıdır. Rus zulmünden, oryantalizme (sömürgeciliğin keşif kolu), oradan küreselleşme (çağdaş köleleştirme/global bukağılama/teknolojik tapındırma) hareketlerine kadar; bu “gizemli”, “egzotik”, “mistik” ve en önemlisi de “ekonomik” coğrafya üzerinde oynanan menfaat oyunlarına karşı, “şuurlu, uyanık ve diri” olma dâvetidir. Romantik bir lirizm içinde, kadın kahramanın ismiyle, koca kıtayı sembolleştirmek; ancak Aytmatov gibi bir ustanın/üstadın başarabileceği “detay-derinlik”tir. Aytmatov, aslında “Gün Uzar Yüzyıl Olur”a ait bir bölüm iken, sakıncalı bulunup yasaklandığı için, romandan çıkarılan ve daha sonra “Cengiz Han’a Küsen Bulut” adıyla yayınlanan kitabında, kuşatılmış, tutsak edilmiş insan trajedilerinin en bâkir, en sarsıcı/en tılsımlı tasvirini çizer hafızamıza. Sorgulanmak, yargılanmak üzere götürülürken, trenin istasyondan geçeceği çok kısa bir ân, bir kare/bir enstantane içerisinde, eşini ve çocuğunu, kendisine el sallarken görebilmeyi büyük bir hasretle arzulayan adamın, destanlık hikâyesidir bu. Sıra dışı, özgün ve çarpıcı bir Cengiz Aytmatov klasiği. Öyle ki, dünya edebiyatında ve dünyanın en usta yönetmenlerinin film mizansenlerinde bile, böylesine yoğunlaştırılmış bir sahneye rastlamak mümkün değil. ![]() Özetle, entelektüel birikimi, sofistike/mürekkep roman kurgusu ve büyüleyici üslûbuyla kitapları bütün dünyada hayranlıkla okunan Cengiz Aytmatov; lirik, mitolojik ve kozmik unsurlar taşıyan seçkin/nitelikli eserleriyle olağanüstü bir yazar. Çağdaş bir klâsik. Muhtevasını, kendi medeniyetinden aldığı ilham ve irfanla oluşturarak, evrensel dünyaya açılan “ziyalı” bir Türk mütefekkiri. (Şunu da belirtmek gerekir ki, kitapları yıllar önce Varlık yayınları tarafından basılan Cengiz Aytmatov’a karşı, millî kimliği net bir şekilde ortaya çıktıktan sonra; sol kesimin, sanki dünyayı etkileyen böyle bir yazar yokmuş, üstelik de Türk coğrafyasından/Türk iklim kuşağından değilmiş gibi, sessiz/ilgisiz kalması; sol’un ideolojik saplantısı/fanatizmi ve fikre/edebiyata olan saygısı-aslında Aytmatov karşısındaki ezikliği-açısından oldukça düşündürücü.) Evet, Aytmatov edebiyat dünyasının, önünde hürmet, hayranlık ve takdirle eğileceği, müstesna bir şahsiyet. Türk milleti, onunla ne kadar övünse, gurur duysa azdır. Çünkü o, yüzyılın tartışmasız en güçlü, en bilge yazarı. *** MÜHİM NOT: Ne yazık ki, çağın bilge yazarı Hakkın rahmetine kavuştu. Bu yazı yıllar önce yazıldı, Türk Edebiyatı Dergisinde manşet oldu ve edebî muhitlerde büyük bir yankı uyandırdı. Onun hakkındaki bu fikirlerimi, 2001’de Gazeteciler ve Yazarlar Vakfında, tercümanı vasıtasıyla kendisine aktarma imkânı bulduğum için, şimdi çok mutluyum. Kendisiyle bir başka gün de, CRR konser salonunda Türk Dünyası Kültür Şöleni toplantısında bir araya gelmiş, Türk dünyasının diğer ünlü yazarı Şahanov’la da tanışmış, yine birlikte fotoğraf çektirmiştik. Şahanov’a bendenizi, yarı Türkçe, yarı Kırgızca olan o tatlı üslubuyla Aytmatov tanıştırmıştı. Dünyaca ünlü iki dev Türk yazarı arasında bulunmak benim için büyük bir şerefti şüphesiz...Evet, “Geçmiş zaman olur ki, hayâli cihan değer!”miş gerçekten... Özellikle, “Eğer, Dostoyevski yaşasaydı, bu güçlü ve lirik yazar karşısında, hasedinden ölürdü!” cümlesi çok hoşuna gitmiş ve Kırgız coğrafyasını yansıtan o aydınlık yüzü ile gülmüştü. Onunla yüzyüze tanışmış, görüşmüş, gülüşmüş ve bilişmiş olmayı; aynı fotoğraf karesinde bir araya gelmeyi, hayatımın en güzel hatırası, en değerli payesi olarak, ömür boyu kalbimde yaşatacağım. Evet büyük usta, dediğin bir kere daha gerçekleşti ve gün bir kere daha uzayıp yüzyıl oldu!..Asırlara sığmayıp taştı...Asya kıtası, bir gün mutlaka, uyandırıp, başlattığın o büyük çığlıkla silkinip, dirilecek ve soylu-saygın kimliğine kavuşacaktır!..Rûhun şâd olsun!.. Türk dünyasının, bütün dünyanın başı sağ olsun. Nobel’i, ellerine ağaları tarafından güdümlü olarak tutuşturulan, Nobel oyuncaklarıyla gururlanan, çapsız, sığ yazar müsveddeleri; sanıyorum, Cengiz Aymatov’un, dünya coğrafyasında estirdiği edebî-fikrî ve estetik rüzgâr karşısında, derin bir utanç, derin bir vicdan azabı duyacak. İçinde oluşacak hiçlik uçurumuna yuvarlanacaktır!.. Çağın bilge yazarına Allah’tan gani gani rahmet diliyor, hatırası önünde dua ve hürmetle eğiliyorum. Mekânı cennet olsun...(O.Y.) |
Bu haber için oy ver






del.icio.us
Digg
Yorumlar (0 Yorum Eklendi):
Yorumunuzu Ekleyin