Biz Kac Kisiyiz Net: Böyle idam gerekçesi görülmedi… Böyle idam gerekçesi görülmedi… ================================================================================ Osman Özsoy on 07 May, 2008 02:41:00 Aşağıda yer vereceğim örneği, kapatma davasına karşı stratejilerinin ne olması gerektiği sorusuna epey zaman cevap bulamayan AKP yetkililerine ve bu sorunu sadece AKP’ye mahsus gören ve olan biteni seyretmekle yetinen siyasi çevrelere ithaf ediyorum. Bir gün ‘öfkenin ve nefretin tarihini’ yazmak isteyenler olursa, dünyayı boş yere dolaşarak vakit harcamamalarını öneririm. Adnan Menderes ve arkadaşlarını yargılayan Yassıada Mahkemeleri’ne hâkim olan zihniyetin şifrelerini çözmeleri durumunda, işlerinin büyük ölçüde kolaylaşacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Eğer AK Parti’yi kapatmayı düşünen zihniyet Yassıada Mahkemelerinde kendisini gösteren koddan besleniyorsa, aşağıda vereceğim örnek AK Parti’de siyaset yapanların epey canını sıkabilir. Hatırlarsanız, ANAP Genel Başkan Yardımcılığı da yapan Edip Safter Gaydalı 22 Temmuz seçimleri öncesinde partisinden istifa ederek CHP’den Bitlis milletvekili adayı olmuş, ama seçilememişti. Edip Safter'in babası Zeynel Abidin Gaydalı da Adalet Partisi'nden uzun yıllar milletvekilliği yapmıştı. İşte yazımıza başlık olan konu, Edip Safter Gaydalı’nın dedesi olan ve Demokrat Parti Milletvekilliği yapan Şeyh Selahattin İnan’ın başından geçiyor. (Bu arada hatırlatalım, eski Adalet Partili ve eski ANAP'lı bakanlardan Kamran İnan da, Şeyh Selahattin İnan'ın oğludur. Soyadlarının değişik olduğuna bakmayın, Edip Safter, Kamran İnan'ın yeğenidir.) Gerekçeye bak… Şeyh Selâhattin İnan 27 Mayıs darbesi sonrası Yassıada'da yargılananlar arasındadır. Onun idam istemiyle yargılanma gerekçesi, Tahkikat Komisyonu ve Salahiyet Kanununa Meclis’teki oylamada destek verdiği iddiasıdır. Yargılama komedisi de burada başlıyor zaten. Tahkikat Komisyonu ve Salahiyet Kanunu Meclis’te yasalaştığı günlerde Selâhattin İnan Türkiye’de bile değildir. Geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle uzun bir süre Almanya’da bir hastane odasında can derdiyle boğuşmaktadır. Yassıada Mahkemeleri’nin ünlü Başsavcısı Oktay Egesel, Bitlis milletvekili Selâhattin İnan'la ilgili iddianamesinde onu şöyle suçlar; "Bu zat sorgusunda, 'Ben Salâhiyet Kanunu'na oy vermedim. Çünkü o sırada tedavi için Almanya'ya gitmiştim, hastaydım' diyor. Evet, doğrudur, Almanya'ya gitti. Onun kafasının içi bizim malumumuzdur. Gerçi burada bulunmadı ama, burada olsaydı Salâhiyet Kanunu'na mutlaka rey verecekti. Bu itibarla, o da ötekiler gibi, anayasayı cebren ihlâl etmiştir. İdamını talep ederim..." Şu zihniyetin vahametini ve öfkenin hangi boyutlara ulaştığını düşünebiliyor musunuz? İşlenmemiş bir suça, sanki işlemiş muamelesi yapıyor savcı… Diyelim ki bir yerde bir cinayet işlendi. Siz de o cinayete kurban giden şahıstan zerre kadar hazzetmiyorsunuz. Bir savcı çıkıp diyor ki; “Evet, falancayı bu öldürmemiştir, doğrudur. Ama biliyorum ki, öldürülen şahıstan bu da hazzetmezdi. Dolayısıyla sanki o öldürmüş gibi onun da idamını talep ediyorum.” Sanki bir komediyi andıran yukarıdaki olay ve benzerleri maalesef bu ülkede yaşanmıştır. Daha da üzücü olanı, yaşanmaya devam etmektedir. Siz de unutmayın… Bir önceki yazının sonunda, 27 Nisan bildirisine boyun eğmeyen AK Parti’nin, şimdilerde nasıl boyun eğdiğini ve gelinen noktayı analiz edeceğimi ifade etmiştim. Başbakan Erdoğan geçtiğimiz günlerde milletvekilleriyle gruplar halinde yaptığı toplantılardan birinde; "Merhum Menderes'i kimse unutmadı ama onun idamına hükmeden Yassıada Mahkemesi Başkanı Salim Başol'u bugün kim hatırlıyor" şeklinde konuşmuş. Bence eksik bir yaklaşım… Halk elbette olan biteni unutabilir. Hafıza-i beşer nisyan ile (unutkanlıkla) maluldür, sözü boşuna söylenmemiştir. Önemli olan yetkililerin, yani millet adına milleti idare etme sorumluluğunu üstlenenlerin bazı gerçekleri unutmaması ve ülkenin her defasında aynı kumpasa düşmesine neden olacak saikleri ortadan kaldırmalarıdır. Pekâlâ, bu yapılmış mıdır derseniz, bu sorunun cevabının olumlu olduğunu söylemek zordur. AK Parti yönetimi, 27 Mayıs başsavcısının söylediği; “Onun kafasının içi bizim malumumuzdur. Bu itibarla, o da ötekiler gibi, anayasayı cebren ihlâl etmiştir. İdamını talep ederim” türden bir anlayışa bugün aynıyla muhatap olmasına rağmen, buna teslim olmuş bir görüntü çizmektedir. İş işten geçmek üzere… Eğer Yassıada’ya hâkim olan zihniyet bir fay hattı gibi hala aktifse ve öfke enerjileri olan bitene rağmen bir türlü boşalmamışsa, içinde bulunduğumuzun sürecin olası sarsıntıları tahripkâr olabilir. AK Parti geçtiğimiz 1 aylık süreyi heba etmiştir. AKP, üzerinden henüz 1 yıl bile geçmemiş seçimlerde iki kişiden birinin oyunu almışken, yani geniş bir toplumsal desteğe hala sahipken, üstelik kapatma davasına karşı tüm dünyada haklı bir duyarlılık oluşmuşken gecikmeksizin bazı adımlar atmalıydı. Üstelik CHP’nin değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen liderine ve CHP anlayışına karşı dünyadaki sol partilerden bile haklı eleştiriler yükselmişken, toplumsal desteği yok denecek kadar az, ama gürültüsü çok çıkan marjinal unsurların tüm antidemokratik girişimlerine ve dayatma çabalarına karşın Meclis gündemine getirilecek geniş bir demokratikleşme paketiyle parti kapatma zorlaştırılmalıydı. Bu teslimiyetçi ruh hali, seçmenin tasvip ettiği bir durum mudur, doğrusu pek emin değilim. Bu kadar geniş toplumsal ve uluslararası desteğe sahipken demokrasi çerçevesinde yapılması gerekenleri yapmaktan imtina edenlere, aynı desteğin yeniden verileceğine kim emin olabilir ki? Eşyanın tabiatı şudur; Yapamayan gider, yapan gelir... İktidar kesinlikle boşluk kabul etmez. AK Parti sadece başı sıkıştığı zaman diğer partilerin varlığını hatırlayan bir görüntü içinde. Halbuki MHP’nin de önerisi dikkate alınarak ve bu sayede desteği sağlanarak, ancak mahkemelerce sabit olmuş suçlar nedeniyle sadece bireysel siyasi yasaklamalara gidilmesi yönündeki öneri de değerlendirilmeliydi. Bu fırsat kaçmak üzere. Görüyoruz ki, iddianamede yer alan suçlamalardan çoğu mahkemelerde dava konusu bile olmamış. Kaldı ki, açıkça deşifre olan darbe girişimcilerine karşı adım atamayan hükümet, tüm bu olan bitenleri görmezden gelen yargı kurumunun insafına kendini teslim etmiş görünüyor. Hasan Celal Güzel dünkü yazısında; “Bu bir hukuk meselesi değil iktidar mücadelesidir. Bu meşruiyeti olmayan iddianamenin, sadece Yargıtay Başsavcısı'nın şahsına ait bir 'fantezi' olduğunu zannetmek safdillik olur. 27 Nisan 2007 Muhtırası'nın ve oligarşik dayatmaların dışında düşünmek, saflıkla ifade edilemeyecek kadar önemli bir gabiliktir” diyor ve bazı çıkış yolları da gösteriyordu. Özellikle sol örgütlerin sokak gösterilerinde seslendirdiği ve benim de çok hoşuma giden bir sloganları vardır; Susma, sustukça sıra sana gelecek, diye… AK Parti bu defa sırasını savacağına ve demokrasinin önünde yeni bir yol açacağına, sıraya girmiş görünüyor. Sayın Erdoğan kendine veya başkalarına temkin dışı aşırı güvenin faturasını ağır ödeyebilir. Daha şimdiden, Erdoğan sonrasının planları ve Ankara’nın o hiç bitmek bilmeyen senaryoları gündeme oturmaya başladı. Bakalım neler olacak? www.osmanozsoy.com