AK Parti niçin “kapatılamadı”
Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’nin kapatılmamasına yönelik kararı daha uzunca bir süre tartışılacağa benziyor. Bu açıdan farklı kesimlerin kendi ideolojik duruşlarına göre yorumlar yapacağı ve yargı mekanizmasına karşı yeni tutumlar geliştireceği farklı bir sürece girme ihtimalimiz hayli yüksek.
Bunun ilk işaretini Cumhuriyet Halk Partisi İzmir milletvekili Canan Arıtman vermiş durumda.
Arıtman, Anayasa Mahkemesi’nin kararı hakkındaki görüşleri sorulduğunda, yaşadığı büyük hayal kırıklığı ve kızgınlığı şu sözlerle ifade etmiş: “Bundan sonra Türkiye’de yargının rejimin teminatı olup olmayacağı konusunda bende bir soru işareti oluştu. Kişisel görüşüm, Anayasa bir kere delindi. Bunda sonra delik deşik bir Anayasa ve delik deşik Anayasa Mahkemesi olur”.
Arıtman bu değerlendirmesiyle pek çok ulusalcının hislerine tercüman olmuş gibi görünüyor. Zira yüksek yargı ulusalcılar tarafından her zaman laikliğin yılmaz kalelerinden biri olarak kabul edilmekteydi. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin son birkaç yıl içerisinde verdiği kararlar, mahkemenin ne denli siyasallaşmış bir kalıba büründüğünü ve kanunların anayasaya değil, Kemalizm’e uygunluğunu denetler bir hale geldiğini tüm netliğiyle gözler önüne sermişti.
Beklenmeyen Bir Gelişme
Tüm bunların ışığında, bu davanın kapatılmayla sonuçlanmaması için hiçbir neden de görünmemekteydi. Nitekim iddianamenin sunulması sonrası, raportör Osman Can’ın davanın reddine ilişkin görüşüne karşın mahkeme dosyayı işleme almakta fazla tereddüt göstermemişti. Üstelik Anayasa’ya göre ancak vatana ihanet suçuyla yargılanması söz konusu olan cumhurbaşkanının da sekize karşı üç oy çokluğuyla davaya dahil edilmesi uygun bulunmuştu.
Hal böyleyken, çoğunluğu Ahmet Necdet Sezer’in atadığı üyelerden oluşan ve ideolojik yaklaşımları oldukça belli olan bazı yargıçların AK Parti’nin kapatılmaması yönünde oy kullanmış olması hayli ilginç.
Daha da ilginci, evrensel hukuk anlayışında yeri olmayan “odak olma” suçunun işlendiğine, ancak bunun “ağır bir biçimde vuku bulmadığına” kanaat getirilmiş olması.
Yani bir yandan partinin rejimi tehdit eder potansiyeldeki fikirlerin bir araya toplanma yeri olduğunun altı çiziliyor, diğer yandan da bu tehlikenin henüz olgunlaşmamış olduğundan hareketle partiye verilen para cezası ile yetiniliyor.
İşin en çarpıcı yönü ise, bu potansiyeli açığa vurduğu iddia edilen ve bunu eylem ve söylemleriyle göstermiş olan parti yetkililerine hiçbir kişisel yaptırımın öngörülmemiş olması.
Yani AK Parti’li yetkililer tarafından ortaya konan icraat ve ifadelerin suç olmadığı, ama suça meyleder bir psikolojiyi kendi içerisinde barındırdığı gibi tuhaf bir saptama söz konusu.
Böyle bir mantığın, herhangi bir bireyin “suça yatkın olabileceği” varsayımıyla suç sayılacak filleri gerçekleştirmeden önce cezalandırılmasından pek de bir farkı yok. Bu denli gayrı hukuksal ve arkaik bir düşünce tarzının iki binli yıllarda halen geçerli olabileceğini görmek oldukça düşündürücü.
Bunca tuhaflığın ortasında insan doğal olarak, hukuksal bakış açısını çoktan kaybedip siyasallaşmanın doruklarına ulaşmış olan Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’yi kapatmaktan niçin özellikle imtina etmiş olduğu düşünmeden edemiyor.
Varsayımların Tutarsızlığı
Bu durumu açıklama noktasında biraz “naif” bir tavır takınanlar kabaca iki temel varsayıma dayanmaktalar.
Bunların ilki, kapatmayı gerektirecek bir suç göremeyen mahkeme üyelerinin bu gerçekliği teslim ettikleri ve kendilerine yakışanı yaparak “hukuksal” davrandıkları tezinden yola çıkıyor.
İddianamedeki Danıştay saldırısının şeriatçı bağlantısının boşa çıkmış olması, zaten başörtüsünden başka elle tutulur bir şey bırakmamış vaziyette. Bu konudaki söylemlerin de “düşünce özgürlüğü” bağlamında değerlendirilmesi doğal olduğuna göre, mahkeme üyeleri her türlü ideolojik kaygılarına karşın partinin kapatılmaması yönünde görüş bildirmiş durumdalar.
Ne var ki bu varsayım, mahkemenin bundan iki ay kadar önce başörtüsü serbestisi yönündeki anayasa değişikliğini reddetmiş olduğu gerçeği göz önüne alındığında oldukça havada kalmakta. Zira hukuksal objektifliğe bu denli bağlı oldukları varsayılan Anayasa Mahkemesi üyeleri söz konusu davada yetkilerini açıkça çiğneyerek bir anayasa değişikliğini esastan incelemişler ve bu incelemeyi meşruiyetlerini bizzat kendisinden aldıkları anayasanın amir hükmüne karşı gelerek yapmışlardı.
Üstelik yine anayasada açıkça belirtilmiş olmasına karşın, iptal kararının gerekçesi de açıklanmamıştı.
Aradan geçen dokuz haftalık süreç içerisinde ne mahkemenin dünya görüşünde ne de üyelerin hukuk algılayışında değişim olduğuna dair elimizde bir veri bulunmadığına göre, bu varsayımını kabullenmek için bir neden olmadığını ifade etmek pek de yanlış olmayacaktır.
İkinci ve daha güçlü bir varsayım, mahkemenin Türkiye’nin ekonomik gidişatındaki olası bir bozulmayı ve uluslararası anlamda uğrayacağı prestij kaybını göz önüne alarak siyasi bir değerlendirme yaptığı ve AK Parti’nin kapatılması gerekliliğine inanmasına karşın ülke çıkarlarını düşünerek bundan vazgeçtiği yönünde. Böylece AK Parti’ye ikinci bir şans daha tanınarak Türkiye’nin önünün kapanmaması için gerçek bir fedakârlıkta bulunulmuş durumda.
Ne var ki bu varsayım da Anayasa mahkemesi’nin daha önceki icraatları düşünüldüğü zaman hayli iyimser duruyor. Zira 27 Nisan e-muhtırasının ardından mahkemenin verdiği 367 kararı Türkiye’nin dünyadaki itibarını fazlasıyla sarsmaya ve ülkenin bir yarı-askeri cunta rejimi olarak yaftalanmasına fazlasıyla yetmişti. AK Parti iddianamesi de büyük bir çoğunlukla kabul edilirken de ekonomik sarsıntıya fazla aldırış edilmemişti.
Üstelik hali hazırda AK Parti’nin kapatılacağı olasılığı piyasalarda fiyatlanmışken ve AB’nin tepkileri de göreceli olarak yumuşamış durumdayken, mahkemenin gösterdiği bu “fedakârlık” son derece garip kaçıyor.
Öyleyse, bu kapatmama kararını anlamlandıracak daha güçlü bulgulara ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz.
Muvazzaflar Sorunu
Bu konuda gereksinim duyduğumuz malzemeyi bize “Ergenekon davası” fazlasıyla sağlamakta.
Geçtiğimiz hafta iddianamesi yayımlanan Ergenekon Terör Örgütü’ne üye olmakla suçlanan pek çok ünlü isim arasında, başta örgütün lideri olmakla itham edilen Veli Küçük olmak üzere bazı emekli subaylar da bulunuyor.
Altıncı dalga tutuklamalarla beraber bu isimlerin arasına 1. Ordu Eski Komutanı Hurşit Tolon ve Jandarma Eski Genel Komutanı Şener Eruygur’un da eklenmiş olması hiç şüphesiz Türk Silahlı Kuvvetlerinde ciddi bir rahatsızlık yaratmış durumda. Zira bu denli yüksek rütbeli emekli subayın örgüt içerisinde yer aldığı iddiası, muvazzaf TSK mensuplarının bazılarının da hali hazırda bu yapılanma içerisinde olabileceklerini ciddi biçimde ima ediyor. Çünkü bu isimlerin çete faaliyetleri esnasında hiçbir muvazzaftan yardım almamış olması veya hali hazırda hiçbir görevli subayla bu yasadışı organizasyon bağlamda ilişki halinde bulunmamaları akla çok yatkın gelen bir durum değil.
Nitekim Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök’ün de bir nevi zımni kabule yanaştığı Özden Örnek’in darbe günlüklerinden “sarıkız” ve “ayışığı” kod adlı iki darbe girişimi planlandığını bilmekteyiz. Kamuoyundaki genel kanı da günlüklerin iddianamede mutlaka yer alacağı yönündeydi. Böylece Ergenekon oluşumunun ordudaki uzantılarının kovuşturmaya resmen dahil edilmesi ve pek çok farklı rütbelerdeki muvazzafın örgüt üyesi olduklarının deşifre edilebilmesi mümkün olabilecekti.
Ne var ki böyle bir durumun TSK’yı toplum nezdinde ve uluslararası planda ne kadar yıpratacağını öngörebilmek pek de zor değil.
Faili meçhul cinayetlere bulaşan ve bir darbe ortamı yaratabilmek için türlü manipülasyonu meşru sayan illegal bir örgütün kendi mensupları içerisinde de kök salmış olabileceği gerçeği ve bunun tüm çıplaklığıyla ortaya dökülebilme olasılığı Silahlı Kuvvetlerde derin bir endişe ve huzursuzluk yaratmaya fazlasıyla yetiyor.
Dolayısıyla kesin kanıt bulunmamasına karşın şüpheli görüldüğü için ucu açık bırakılan birtakım yargıların aksine iddianamede, “Ergenekon Terör Örgütü’nün TSK ile hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır” ibaresinin kullanılması, adeta belli bir noktada durulmuş olduğu izlenimini vermesi açısından oldukça dikkat çekici.
Buna ek olarak darbe günlüklerinin beklenenin tersine iddianame kapsamına alınmaması, TSK’nın bu hassasiyetinin dikkate alınmış olduğunun diğer bir göstergesi gibi duruyor.
AK Parti hükümetinin bu soruşturmaya verdiği destek düşünüldüğü zaman, savcılığın böyle bir yola hükümetten bağımsız olarak başvurduğunu söylemek pek mümkün değil. Hükümetin Ergenekon soruşturmasına TSK’yı doğrudan karıştırmama yönünde atmış olduğu olası bir adım ise, bunun mukabilinde ne çeşit taahhütler almış olabileceği sorusunu gündeme getiriyor.
Tüm bu mantık zinciri bize TSK’nın doğrudan veya dolaylı olarak Anayasa Mahkemesi’nin bazı üyelerine AK Parti’nin kapatılmaması yönünde bir telkinde bulunmuş olabileceğini fazlasıyla ima etmekte. Üstelik TSK’nın Anayasa Mahkemesi üyeleriyle böyle bir dirsek temasında olamayacağını söylemek de mümkün değil çünkü bir süre önce ortaya çıkarılan Paksüt – Başbuğ buluşması hâlâ anlamlı bir örnek karşımızda duruyor.
Eğer böyle bir ilişki söz konusuysa, ortaya çıkan sonucun bu ilişkinin varlığı konusunda mümkün olduğunca şüphe uyandırmayacak bir içeriğe sahip olması büyük önem taşımakta. Bu açıdan mahkeme üyelerinin oy dağılımındaki radikal bir değişimin göze batma ihtimali oldukça yüksek olabilirdi.
Nitekim 6’ya karşı 5 gibi bir sonucun ortaya çıkmış olması oldukça mantıklı görünüyor. Böylece hem AK Parti’nin kapatılmamasına karşın kıl payı kurtulmuş olduğu görüntüsü veriliyor, hem de ulusalcı muhalefete çoğunluk üyelerinin karşı yönde oy kullanmış olmasıyla bir söylem üretme imkânı tanınıyor. Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin Demokles’in kılıcı gibi her an AK Parti’nin tepesinde durduğu izlenimi de kamuoyuna yeterince yansıtılmış oluyor.
Kaybeden Ulusalcılar
Bu koşullar altında Ergenekon soruşturmasının artık muvazzaflara dokunma olasılığı oldukça düşük görünüyor. Ancak aleyhlerinde kuvvetli deliller bulunan ve faaliyetleri deşifre edilmiş olan başta Veli Küçük olmak üzere birçok emekli subayın gözden çıkarıldığı aşikâr. Bu yasadışı çetenin muvazzaflar arasındaki uzantılarını uzun vadede temizleme görevi ise TSK’nın kendisine düşüyor. Zira artık TSK’nın bu denli ağır bir yükü taşıması pek mümkün görünmüyor.
Kendisine siyaset dışı yeni bir konum belirlemeye istekli görünen TSK için bu hem oldukça mantıklı duruyor, hem de siyasetin asıl zeminine kayması açısından benimsenmesi gerekli bir tavrı ifade ediyor.
Bu bağlamda önümüzdeki dönemin Yüksek Askeri Şura toplantılarında terfi edilmeyen veya emekliliğe sevk edilen pek çok muvazzafla karşılaşmamız çok şaşırtıcı olmayacaktır.
Tüm bu karmaşık denklem içerisinde kaybeden tek kesim ise, tüm kartlarını siyaset dışı unsurların müdahalesi üzerine oynamış olan ulusalcılar. Çünkü TSK’nın kendini siyaset arenasının dışına çekmesi ve yargının ideolojik bakış açısını terk etmek durumunda kalması, siyasetin normalleşme sürecine girdiğini ima ediyor. Normalleşmeye başlayan siyaset ortamı da, bu ortamda yer alan aktörleri “gerçek siyaset” üretmeye mecbur bırakan bir niteliğe sahip.
Sürekli olarak siyaset dışı unsurlardan medet uman güdük bir politik yaklaşımın böyle bir süreçte etkinliğini kademeli olarak yitirmesi ve ufalanması kaçınılmaz.
Dolayısıyla ulusalcılar AK Parti’nin odak olduğunun tescillendiği tesellisiyle avunadursun, Canan Arıtman’ın sözlerinde ifade bulan onulmaz karamsarlık hali bu gerçekliğin açık bir itirafından başka bir anlama gelmiyor.




del.icio.us
Digg
Yorumlar (2 Yorum Eklendi):
SANIK : Ak Parti, yöneticileri, milletvekilleri, il, ilçe ve taşra teşkilatları
MAĞDUR : Türk Milleti ferdi Ali ÖZTÜRK
OLAYLAR : 1927 yılında ilk darbe girişimi, hem bugünkü P.K.K ve Kürdistan devleti hayalcisi dindar Şeyh Sait tarafından gerçekleştirilmiştir. Devrim ordusu tarafından bastırılan bu darbe girişiminde yakalanan isyancılar Şeyh Sait’in idam edilmesi ile o dönem son bulmuştur. Ama olaylar ve darbe girişimleri bir türlü bitmemiştir. Şeyh Sait’ten sonra aynı tarikat mensupları, çocukları ve torunları, Atatürk’ün din ve devlet işlerini birbirinden ayırması, tekke ve zaviyeleri kapatması sebebiyle haksız gelirlerini insanlar üzerindeki hakimiyetlerini kaybetmişler, bundan dolayı milleti din adı altında sömürerek haksız kazançlarını tekrar elde etmek için devleti yıkma ve bölme çalışmalarına devam etmişlerdir. 23 Aralık 1930 tarihinde bu kez İzmir ili Menemen ilçesinde Derviş Mehmet lakaplı yobaz, “Din elden gidiyor” görünümü vererek, zemin ve zamanı uygun sanıp tekrar ayaklanmış, var olan düzeni yıkma ve şeriat devleti kurma girişiminde bulunmuştur. Bu kez kendilerine engel olmak isteyen Devrim ordusu Subaylarından Mustafa Fehmi KUBİLAY’ın onca insani yaklaşımına rağmen kafasını keserek bir sırığa geçirip sokak sokak dolaştırmışlardır. Eylem sözde din adına yapılmıştır ama yapılan muamelenin ne insanlıkla ne de İslamiyet’le bir ilgisi yoktur. Tek istekleri din adına milleti sömürüp servetlerine servet katmaktır. Bu insanların ölüye dahi işkence yapmaları da ayrıca manidardır… Bu gericilerin şeriat adına şerefli Türk Ordusu subayı KUBİLAY’ı şehit etmelerinden sonra bölgede sıkıyönetim ilan edilmiş, Sıkıyönetim mahkemesi, 105 sanığı 15 Ocak 1931’de yargılamaya başlamış, duruşmalar 25 Ocak’ta sona ermiştir: 105 sanıktan 37’si için ölüm cezası verilmiş, 6’sının ölüm cezası yaş haddi nedeniyle 24 yıl “idama bedel hapis cezası”na çevrilmiştir. Diğer sanıklardan 20’sine bir yıl, 14’üne üç yıl, 6’sına 15 yıl, birine 12,5 yıl hapis cezası verilmiş, 27 sanık beraat etmiştir. Karar, 31 Ocak 1931’de TBMM’ye sunulup, aynı gün Adalet Komisyonu’nda görüşülmüştür. Komisyon, 31 ölüm cezasından 28’ini onaylamış, 2 kişinin ölüm cezasını 2 yıl hapis cezasına çevirmiştir. Bir kişinin cezası da ölmesi nedeniyle kalkmıştır. TBMM Genel Kurulu, 2 Şubat 1931’de cezaları onaylamıştır. Ölüm cezaları 3 Şubat 1931’de infaz edilmeleri ile sonuçlanmıştır.
Bu olaylardan sonra T.C Devletine karşı kin ve nefretleri daha da artmıştır. Tarikat mensupları bu kez taktik ve formül değiştirip önce iktidarı ve devleti ele geçirmek suretiyle darbelerini yapmak için siyasi bir kimliğe bürünmüş ve Milli Görüş çatısı altında toplanmaya başlamışlardır. (Tıpkı bugünkü terör örgütü P.K.K.’nin bir siyasi parti adı altında mecliste temsil edilmesi gibi) Milli Selamet Partisini kurmuşlardır. Milli Selamet Partisi ile siyaset hayatına merhaba diyen bölücü dindar yobazlar, sürekli dini kullanmaya başlamışlardır ve bu hareketleri yüzünden sürekli uyarılmalarına rağmen kargaşa yaratıp, insanları dini kullanarak kin ve düşmanlığa sevk etmek için bütün dini motifleri kullanmışlardır. Parti başkanın, hafızalarda hala tazeliğini koruyan “Darbe kanlı mı olacak kansız mı?”, “İmam Hatipler bizim arka bahçelerimizdir” sözleri ile de örgütün yapılanması hakkında bilgileri deşifre etmiştir. Bu partinin kurucusu şimdi zimmetine para geçirmekten dolayı cezasını çekmektedir. Darbeyi ve İmam hatipleri resmen siyasallaştırmış ve kendi kontrollerinde olduğunu da ilan etmişlerdir. Şehirlere inemeyen bu darbe planlayıcıları köylerde ve mezralarda dine düşkün dürüst vatandaşların kafalarını yıkamak suretiyle sağladıkları katılımlarla nüfuslarını arttırmaya devam etmişlerdir. Bunun için Milli Görüş bütün çabasını harcamış, bütün finansman kendi denetimleri altında yapılmıştır. Taşra örgütlenmesini dini sömürü altında tamamlayan bu parti, sol bir parti koalisyonu ile hükümete ortak olmuş, hatta bu parti başkanı başbakanlık bile yapmıştır. O dönemlerde hayallerini gerçekleştirme planlarına ordu dahi karşı çıkmıştır Hatta ordu T.C. devletinin koruyucusu olduğunu kararlılıkla ortaya koymuş, gerekli uyarılarını yapmasına rağmen şeriat özlemcileri eylemlerine doğru yollarına devam etmiştir. Bu kez orduyu yıpratmak için, militanlarını sürekli Atatürk, T.C. Ordusu ve kendilerinden olmayanların düşmanlığı ile doldurmaya başlamışlardır. Hatta olayları, kendileri gibi düşünmeyen insanları öldürmeye, onlara baskı yapmaya kadar götürmüşlerdir. Bu girişimleri 12 Eylül Askeri darbesine kadar sessiz sedasız sürmüştür. İhtilalla kapatılan parti bu kez Fazilet Partisi olarak kurulmuş, ancak daha dikkatli davranmalarına rağmen, İmam Hatiplerde okutulan gençler de insanların beynini yıkayıp yandaş toplamak için parti içinde hatip olarak faaliyetlere başlatılmıştır. Okutulan beyni yıkanmış gençler bütün resmi dairelerde işe girmelerine karşın Milli Görüşle ilgilerini kesmedikleri için, resmi kurumlar içerisinde beyin yıkama faaliyetleri bir fabrika misali devam etmiştir. İmam Hatiplerden yeni mezun olanlar resmi ya da siyasi kadrolarda iş bulabildikleri için İmam Hatiplere olan talep gün geçtikçe artmıştır. Bu sayede Milli Görüş, katılımcılarının maddi manevi sorunlarını çözmekte son derece başarılı olmuştur. Devlet içinde ayırımcılık yapıp sadece kendi yandaşları veya kafası karışık fakir gençler üzerinde yoğunlaşmaları devam etmiştir. (Zaten ülke durumu aşikâr % 80 fakirlik pençesinde)
Bu kez Erzurum’dan Fethullah GÜLEN sahneye çıkmıştır. Fethullah GÜLEN’in T.C. devletine ve Atatürk’e karşıtlığı da her konuşmasında yandaş toplamak için kullanılmıştır. Yeni bir strateji geliştiren darbeciler öncelikle köylerdeki fakir insanları vaazlarda iyice devlet düşmanı yapmışlardır. Yanlış din bilgilerini insanların kafasına bir hoca edasıyla kendi menfaatlerince sürekli anlatarak işlerine hız kazandırmaya devam etmişlerdir. Hatta dindar olduklarını insanlara ispat etmek için, imara kapalı veya imar planında park bahçe olarak görünen arsalara camiler yapmış, bu camilerin altını işyeri olarak tasarlayıp kiraya vererek ibadethaneler üzerinden haksız kazanç elde etmişlerdir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın merkezden uzak il, ilçe ve köylerdeki dini otoritesinin zayıf olmasından faydalanılmış, sahte hocalar yaratılmış, din kullanılmış ve köylülerin kafaları yıkanmaya devam etmiştir. Burada Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “Köylü milletin efendisidir” sözünden esinlenilmiştir. Çünkü önce “efendi” alt edilmelidir. Bu yobazlar sürekli orduyu kötülemişler, sürekli Mustafa Kemal ATATÜRK’ü komünist olarak yansıtmak suretiyle milletin gözünden düşürmeye çalışmışlar, (köylülerin “komünist” kelimesinin anlamını bilmediklerinin farkında oldukları halde) uydurma hadisler türetmişler, abartı olaylar anlatıp, kötüleme faaliyetleri ile taraftar toplamalarına devam etmişlerdir. Bugün bu beyin yıkama faaliyetlerinin meyvesi olan çocuklar, insanların önünde bile Atatürk’e hakaret etmeyi bir meziyet sanmaya başlamışlardır. Geçmişi insanlara yanlış anlatarak geleceklerini karartmaya devam etmişlerdir. Çünkü geçmişini bilmeyen geleceğini doğru yapılandıramaz.
YENİ PLAN İÇİNDE DEVLET ELE GEÇİRİLECEĞİ İÇİN, sıfırdan başlanılmış, köylü çocukları İmam Hatiplerde kendi kontrollerinde okutulmuş, bu doğrultuda yeni İmam Hatipler açılmış, illerde ve ilçelerde tarikat evleri ve yurtları oluşturulmuş, köylerde kafaları yıkanan gençlerin kaybedilmemesi için Milli Görüş aracılığı ile sürekli takip edilerek buradaki tarikat evlerine ve yurtlarına yerleştirilmek suretiyle kontrol altında tutulmuşlardır. (MİT kayıtlarında birçok tarikat, tarikat yurtları, tekkeler, türbanlı siteleri ve otelleri, Milli Görüşün görünen ve görünmeyen yüzü ile ilgili birçok kayıt ve belgenin de bulunduğu tahmin edilmektedir.) Ve buralarda sürekli Atatürk ve Devlet aleyhine kafalar yıkanmış, “bizler” ve “onlar” oluşturulmuş, kin ve düşmanlık tohumları yetiştirilmiş, fakat mevcut düzene başkaldırma zamanı gelene kadar takkiye yapılması da uygun görülmüştür. Yani sessiz kalınmış, farklı görünmeye çalışılmıştır.
Sınavlarda başarısız olan öğrenciler yine Fethullah GÜLEN yurtlarında eğitilmeye devam edilmiştir. Birçok kişinin normal okullarda sosyal hayatı fark edip gerçekleri görmesiyle ayrılmalar başladığında yine kayıt altında tutabilmek için bu kez de özel okullar kurulmaya başlanmış, Fethullah GÜLEN bunlara öncülük etmiştir. Adı geçen şahsa ait okul, dershane ve yurtlar da buna en güzel kanıttır. (Samanyolu Eğitim Kurumları, Maltepe Dershaneleri ve diğer birçok eğitim öğretim kurumları programlarına devam etmişlerdir.)
Halktan din adı altında toplanan paraları kendilerine sermaye edip, kendi yetiştirdikleri ve kurdukları yerlerden sürekli alışveriş yaparak, paraları borsada ve ticaretle katlamayı başarmışlardır. Hatta yönetici ve idarecileri çocuklarını yurt dışında okutmakta, kendi tabirleriyle “gavur” ellerine çocuklarını emanet etmekte hiçbir sakınca görmemişlerdir.
Müslüman ve dindar insanları din adına sömürmeye, soymaya ve dolandırmaya devam ederken, kurdukları siyasi parti darbe denemesi yapmış ve hakkında kapatma davası açılmıştır. Odak olma, bölücülük, insanları sınıflara ayırmaya teşebbüs ve mevcut düzeni yıkmaya çalışma ile din eksenli bir şeriat devleti kurmaya kalkması gerekçesiyle kapatılmıştır. Bu karar bu insanların gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştır. Çünkü sürekli dini simgeleri silah gibi kullanmışlardır. Mesela dini kurallarımızda ve örflerimizde başörtüsü olarak tanımlanan örtünme şeklini siyasallaştırıp, rahibelerin kapanma tarzından esinlenerek kendi uydurdukları türban buna en güzel örnektir. Her zaman gerçek niyetlerini saklayan bu kesim insanının asıl özlemi, laik ve demokratik düzeni yıkarak şeriat temelli bir devlet kurmaktır.
İnsanımızın zaafı olan dini inançlarını öyle kullanmışlardır ki elde ettikleri paralar bazen kendilerini bile çileden çıkartmaya yetmiştir. Almanya’daki vatandaşlarımızın dini duygularını sömürüp onları kandırarak topladıkları paralarla Konya’da bir gecede kurulan şirketleri kimse unutmamıştır. Kombassan ve Yimpaş bunlardan en bariz olanlarıdır. Dini yapılanma, dini sermaye, faizsiz kazanç gibi kandırmacalarla kurulan birçok dernek ve yardım kuruluşunun parasını bile Milli Görüş kasasında toplamaktadırlar. Kurulan Deniz Feneri Derneği bile bu gruplaşma adına toplanan paraların başka kanallara nasıl gittiğini (Almanya’da süren; Deniz Feneri Derneği’nin topladığı paraları Kanal 7 televizyonu ile nasıl paylaştığını) ne acıdır ki yabancı bir devlet soruşturmaktadır. Bin kişiden para ve yardım toplayıp, yüz kişiye yapılan yardımdan 5 veya 10 tanesini yandaş basın aracılığı ile insanlara izletmenin getireceği daha büyük kaynaklı yardımların bugüne kadar sadece bu işi dindar insanlar yapıyor görüşünün nasıl da millete yerleştirildiğinin acı bir göstergesidir.
Okutulup bir şekilde bürokrasi çarkının içine sokulan gençler artık büyümüş ve darbe faaliyetine başlamaya karar vermişlerdir. Önce kapatılan Refah ve Fazilet partilerinin yerine kurulan Saadet Partisi ile bu işin olmayacağını anladıklarından, bu kez yeni bir parti kurup darbe faaliyetinin de fitilini ateşlemişlerdir.
Mazlum ve dindar rolünü iyice benimseyen darbeciler bu kez AKP çatısı altında ikiye ayrılmışlardır. Okutulmuş gençlerle yeni taktik ve yeni stratejiler belirlenerek yola çıkılmıştır. AK Parti hile ve çoğunluğun oyu ile iktidar olmuştur. Ordu karşılarındadır, muhalefet, Cumhuriyetçiler ve medya da karşılarındadır.
Darbe girişimine ilk örnekler, süresi dolan RTÜK, Merkez Bankası, YÖK Başkanlığı vb kilit kritik yerlerin başına, yine İmam Hatip kökenli ve kendi yandaşları oldukları eşlerinden de belli olan başkanları atamalarıdır. Elde edecekleri son kale olan Cumhurbaşkanlığı’nı da meclisteki oy çokluğu ile elde ettikten sonra, önemli medya kuruluşlarını da zaten var olan medya kuruluşları gibi kendi mensuplarına satın aldırmak kaydı ile kendilerince darbe sessiz başlamış, gürültülü bitmemiştir….!!!
Zaten ordu yıllardır planlı bir şekilde halk nezdinde yıpratılmış, kendi yandaşları her zaman orduya karşı oldukları için uzun zamandır devam eden dinlemeler neticesinde, emekli Paşalar üzerinde düşünce suçundan değil, işlemedikleri ama düşündükleri ve dostları ile dillendirdikleri rahatsızlıklarından dolayı bir davaya taraf edilmişlerdir. Hatta en üst düzeydeki bir paşa ile Başbakanın basından gizli yaptığı toplantıda, Paşa ile şantaj dedikoduları orduyu iyice pasifize etmiştir. Emniyetin içindeki Fethullahçı gruplaşmanın mensuplarının sürekli istihbarat kanalıyla bilgi toplayıp, kendilerine karşı çıkacak insanları toplum nazarında zor duruma düşürme ve suç yaratma için usulsüz dinlemelere imza attıkları da muhalefet tarafından deşifre edilen dinleme skandalının bir parçasıdır. Kısacası susturmak istedikleri herkesi dinletip, haklarında suç oluşturacak dosyalar hazırlayarak var olan aydın cumhuriyetçiler susturulmuştur. Bu, Amerika’nın kukuletalılarından bile daha güçlü bir yapılanmadır.
Türbanlı eğitim yasası darbe sonrası devrimin ilk ayağı olmuştur. Ülkeden hiç ses gelmeyeceği düşünülürken, kopan kıyametin ve kapatma davasının üzerine bu kez uydurulan Ergenekon Davası ile Cumhuriyetçi kişileri susturmaya yönelik dava başlatılmıştır. Kendilerine karşı gelen herkesi bu olayla ilgilendirip, uydurma ve yaratma delillerle içeri almışlardır. Ergenekon iddianamesin 2555 sayfa oluşunun nedeni de budur. Çünkü bu dava neresinden bakılsa 10 sene sürecek bir davadır. Böylece yapmayı düşündükleri ayrılıkçı yapılanmayı gerçekleştirmekte kimse bunlara ses çıkarmayacak, çıkaramayacaktır. Uydurma deliller ile yapabileceklerini ATO başkanı Sinan AYGÜN’ün odasından çıkan silahla düpedüz ispatlamışlardır. Diğer insanlar da toplantılarda konuştukları ve paylaştıkları düşünceleri ile darbeci olarak suçlanabiliyorsa, bu iktidarın aleni yaptığı ve hatta hakkında ceza aldıkları davalardan dolayı neden hala darbe girişiminden ve insanları kutuplaştırıp düşmanlık yarattıklarından, dini değerlere hakaret ettiklerinden bugüne kadar bir dava açılmadığı da manidardır.
Artık biten darbede kimsenin karşılarına çıkamayacağını düşündükleri anda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının dava açması şokunu, mahkemelere, hakimlere hakaretlerle ve onları da yıpratma çalışmaları ile tırmandırarak bütün kaleleri ellerine geçirmişlerdir.
Süren kapatma davasında, mahkeme üyelerinin dahi dinletildiği de Sn. Osman PAKSÜT’ün dinlenirken deşifre olması, mahkeme heyetine yapılan ağır hakaretlerde mahkemenin neden suçlu bulup da en hafif ceza ile mahkûmiyetine karar verdiği de aşikar değil midir? Burada mahkeme üyelerinin neden böyle bir karar aldıkları, şantaj ve tehdit edilip edilmedikleri de araştırılması geren bir husustur.
Yukarıda yazdığım nedenlerle iktidar partisi bir darbe gerçekleştirmiştir. Ülkemin bütün kaleleri fethedilmiş, (Bütün kamu kuruluşları Fettullahçılar, iktidar partisinin imam hatipçi militanları tarafından işgal edilmiş, amansızca bir kadrolaşma devam etmektedir). Hatta (sırada Anayasa mahkemesinin emekli olacak üyeleri yerine atanacak yeni üyeler ve anayasada yapılacak yeni değişiklerle, üniversitelere YÖK’ün oylaması neticesinde atanması gereken rektörlerin yerine Cumhurbaşkanı tarafından atanan din yandaşları aracılığıyla) bütün tersanelerine girilmiş, (kontrolsüz devam eden Milli Eğitim ve İmam Hatipler ile Fethullah hocanın okul ve dershanelerinin yanında diğer bilinen dinci okul ve dershanelerle) ülkemde bir darbe yapılmıştır. Herkes ihtilal mahkemelerinde Ergenekoncu diye yargılanmaktan korkmaktadır. İnsanların darbeci diye yargılanmasını isteyen iktidar ve yandaşları sessiz bir darbe yapmıştır. Türbanlı ve haremlik selamlık plajlar, lokantalar, özel okullar, oteller, otobüsler, türbanlı resmi kurum çalışanı sayısında patlama, satılan kritik resmi kurum ve kuruluşlar, hortumlanan milli sermaye, alenen Atatürk’e, orduya, hakim-savcılara yapılan hakaretler, şeriat rejimi lehinde çıkartılan yasalar ve kanunlar, yandaş medyada sürekli çıkan din sömürüsü ve yalan yanlış haberler yüzünden milletin de kafası bulanmıştır. Cumhuriyet ve Kurtuluş Savaşı ile kazandıklarımızı, şeriatçı zihniyetle kaybetmekteyiz.
Yukarıda yazdığım nedenlerle, iktidar partisi hakkında; darbe yapmak, (Üç defa kapatma davasına muhatap olmak ve 2 defa bir siyasi partinin kapatılması ve üçüncüsünde Odak olduğu kabul edilip yine cezalandırılması) insanları gruplaştırıp kin ve düşmanlığa sevk etmek, dini değerleri kullanarak insanları sömürmek ve menfaat elde etmek, hakim ve savcılara hakaret etmek, İstanbul ilinde darbe mahkemesi oluşturmak suçlarından ve doğacak tüm suçlamalardan dolayı hakkında dava açılması için Cumhuriyet savcılarını göreve davet ediyorum.
Ali ÖZTÜRK
0542 612 26 92
Yorumunuzu Ekleyin